Yarım asra erken gelen sürpriz
Elli yaşına girmeme birkaç gün vardı. Benim aklım takvimde değildi: iş, saha, yetişmesi gereken işler, ödemeler, bir de hobim olan eeu.com.tr yazıları… Eşimin aklı ise çoktan o günün üzerindeymiş.
“Cumartesi bir işin var mı?” diye sordu.
“Bilgisayarı Kadıköy'e götüreceğim,” dedim, “yaptırmam lazım.”
“Öğleden sonra yaptırırsın. Sabah büyük kızın ilkokul arkadaşlarının yemeği var, oraya gidiyoruz.”
Huysuzlandım. İtiraf edeyim, gitmemek için epey direndim. Bilgisayar beklerdi, iş beklerdi, ben neden bir yemekte oturacaktım? Ama gittik.
İstanbul'un en güzel tepelerinden birine çıktık. Koru ormanının içinde, yeşilin ortasında, şehre bakan bir yer. Masaya doğru yürürken gözüm bir yüze takıldı: ilk çocukluk arkadaşım.
Bunun burada ne işi var?
Sonra masadaki diğer yüzlere baktım. Biriyle göz göze geldik, sonra bir başkasıyla, sonra bir başkasıyla… Yıllardır yan yana yürüdüğüm, hayatıma omuz vermiş dostlar. Hepsi oradaydı. Hepsi aynı anda. Ve hiçbirinden haberim yoktu.
O an boğazımda bir şey düğümlendi. Ağlamamak için kendimi zor tuttum. İnanın çok mutlu oldum, çok duygulandım. İçime tarif edemediğim bir huzur doldu.
Sonraki yirmi dakika hayatımın en tuhaf yirmi dakikası olabilir. Gözlerim açıktı ama aklım “ne oluyor?” modundaydı. Atılan esprileri duymadım, söylenenleri duymadım. Yanımdakiler gülüyordu, ben hâlâ masaya bakıp kimin kim olduğunu toparlamaya çalışıyordum.
Yaş elli, ne yaparsın: yaşlanıyoruz. Sürpriz de sürpriz ama algılar eskisi gibi olmuyormuş.
Yavaş yavaş kendime geldikçe şunu fark ettim: bu insanlar haftanın en güzel günleri olan tatillerinde kalkıp buraya gelmişti. Tevfik Bey İzmir'den, günübirlik gelmişti. İnsanın varlığına değer verenleri bir masada, tek tek görmek… Bunun bir karşılığı yok.
Gelemeyenler de vardı: hastalığı yüzünden gelemeyen, işinden çıkamayan dostlar. Hastalığı yüzünden gelemeyen arkadaşım, ben masadayken telefonu açmadığımın istihbaratını bile almış. İşte böyle dostlarım var. Uzaktan bile oradalar.
Önüme siyah-beyaz bir pasta geldi. Üstünde kanatlarını açmış bir kartal, yanında kocaman bir 50. Pastadaki not şöyleydi:
“Hayatın altın yıllarında yeni hikâyeler, yeni keyifler, sonsuz mutluluklar. Kartal gibi uçmaya devam!”
Mumları üflerken bir dilek tuttum. Ama itiraf edeyim, dileğin büyük kısmı zaten gerçekleşmişti. O masada.
Doğum günüme daha birkaç gün var; hafta içine denk geldiği için eşim kutlamayı hafta sonuna, erkene almış. Böyle bir günü kurmak kolay değil: kimi ne zaman arayacağını, kimin nereden geleceğini, pastanın üstüne ne yazılacağını düşünmek. Üstelik bunların hiçbirini bana sezdirmemek, sabah huysuzlanan kocasını bir “okul arkadaşları yemeği” bahanesiyle o tepeye kadar götürmek… Bunu ancak çok güçlü duyguları olan, beni çok iyi tanıyan ve çok seven biri yapabilir.
Canım eşim, bu sürprizin mimarı sensin. Yarım asrın en güzel tarafı, o yolun önemli bir kısmını seninle yürümüş olmak. Elli yılın sonunda aldığım en kıymetli hediye pasta değil, masa da değil; sensin ve senin bir araya getirdiğin bu insanlar. Teşekkür ederim. İyi ki varsın.
Gelen, arayan, mesaj atan, gelemese de aklı orada olan, kollarını havaya kaldırıp benimle birlikte gülen ve bu sürprize katkıda bulunan tüm dostlarıma sonsuz teşekkür ederim. Hayatta güçlü dostlarınızın olduğunu görmek, duymak, hissetmek çok güzel. Bu hayat sizlerle güzel; varlığınız benim için çok değerli. İyi ki varsınız.
Elli yaş bir bitiş çizgisi değilmiş. O gün, o tepede, o masada anladım ki yeni bir başlangıç çizgisiymiş.
Pastadaki not ne diyorsa o: kartal gibi uçmaya devam.
Görseller: 3 Ekim 2026 erken doğum günü kutlamasının gerçek fotoğraflarından, sitenin risograf çizgisine çevrilmiş çizimlerdir; videodaki mum anı gerçek görüntüdür.



