Bağırarak değil, taşıyarak
Vatanseverlik denince çoğunlukla ses tonu yükselir. Oysa Şeref Oğuz'un “Kültür diplomasisi” yazısı bana bunun tam tersini düşündürdü.
Oğuz'un anlattığı şey şu: Türkçe konuşan halkların paylaştığı ortak miras — dil, gelenek, oyun — kendiliğinden bir yakınlık alanı yaratıyor ve bu alan, dijital çağın yalnızlaştırıcı etkisine karşı gerçek bir imkân. Güreşi, okçuluğu, ciriti, kuş avcılığını, göçebe oyunlarını sayıyor; Kırkpınar'ı, Dünya Göçebe Oyunları'nı, Naadam'ı örnek veriyor. Sporu, kültürün en güçlü taşıyıcısı olarak görüyor.
Bunu okuyunca aklıma kendi çocukluğum geldi.
Bizim mahallede kimse “kültürümüzü yaşatalım” diye bir cümle kurmazdı. Sadece bayramda el öpülürdü, komşuya tabak boş gitmezdi, düğünde herkes oynardı. Kültür bir slogan değildi; günlük bir alışkanlıktı. Yaşatmak için anlatmaya gerek yoktu, çünkü zaten yaşanıyordu.
Bugün çok anlatıyoruz, az yaşıyoruz. Belki sorun da burada.
Vatanseverliği bir duygu patlaması olarak değil, bir taşıma işi olarak düşünmek hoşuma gidiyor. Taşıyan adam bağırmaz; yükü vardır çünkü. Dilini düzgün konuşmak, işini hakkıyla yapmak, verdiği sözü tutmak — bunların hiçbiri gösterişli değil, ama ülkeyi ayakta tutan şey bunlar.
Ve bu iş dışarıya da böyle anlatılıyor. Kimse bir ülkeyi nutuklarıyla sevmiyor; oyunuyla, mutfağıyla, ustasıyla, sporcusuyla tanıyor.
Şeref Oğuz'un dediği gibi spor, en önemli kültür taşıyıcısı ve tanıtım alanıdır.
Kaynak: Şeref Oğuz, “Kültür diplomasisi”, Ekonomim / Dünya, 21 Eylül 2026.



