Kendi kalemimden: usta-çırak, liderlik, etik, kariyer, müşteri. Gençler için yol, yöneticiler için ayna.

Adaletin Gerektirdiği Hukuk'un tanıtımı, kitabı yüz yüze geldiğimiz durumlarda adil davranmanın ve insan olmanın sorumluluğunu taşımanın nasıl olabileceği sorusuna bağlıyor. Bu soru yalnızca hâkimin değil, servis çağrısındaki teknisyenin de sorusu.

Adaletin Gerektirdiği Hukuk, etik, adalet, insan hakları, insan onuru ve doğru değerlendirme gibi kavramların bilgisini, hukuku yazan ve uygulayanlara sunuyor. Soru şu: kural, neye bakarak adil olur?

Ahlak, Etik ve Etikler'deki yazılar farklı zamanlarda yapılmış konuşmalardan geliyor; değerlendirme, değer ve anlam gibi kavramlara ışık tutuyor. En zor kısım sorunu fark etmek: etik sorular çoğu zaman 'etik' etiketiyle gelmez.

Ahlak, Etik ve Etikler'in tanıtımı bir tespitle başlıyor: etik sözcüğü moda oldu, ama onu kullananlar farklı şeyler anlıyor. Etik kurul, etik beyan, etik kod... Hangisi etik?

Günlük hayatta birbirinin yerine kullandığımız ahlak ve etik, Kuçuradi'nin kitabında ayrı iki şey olarak karşımıza çıkıyor. Biri toplumdan topluma değişebilir; öteki, eylemleri doğru-yanlış açısından felsefi olarak sorgular.

İnsan ve Değerleri'nin yayıncı tanıtımına göre kitap, değer atfetme, değer biçme ve değerlendirme arasındaki ayrımla başlıyor. Bu ayrımı, bir cihazın başında yaptığımız üç farklı iş olarak okumak mümkün.
🎧 Podcast1992'de, resmi görevi kalmamış 87 yaşındaki Deng, reformun durduğunu masadan değil Shenzhen'in şantiyesinden gördü. Vogel'in anlattığı güney gezisi bana şunu hatırlattı: rapor “çalışıyor” diyorsa, boruya elimle dokunmadan inanmam.
🎧 Podcast1979'da Deng, Guangdong'a bütün ülkeyi değil bir parseli işaret etmelerini söyledi. Merkezin parası yoktu; deneme sahaya aitti. Bizim işte de bütün fabrikayı bir sunumla değiştirmek yerine önce bir soğuk odayı denemek bu.

Bir şeyi ölçebiliyorsanız yönetebilirsiniz derler. Doğrudur ama eksiktir; hayatın en önemli kısımları ölçülmüyor. İdeal yaşam ölçmeyi bırakmak değil, neyi ölçtüğüne dikkat etmek olabilir.

Şeref Oğuz bir rakam veriyor: bir çalışanın milli gelire katkısı ABD'de 40, Avrupa'da 29, bizde 5 dolar. Saydığı sebeplerin hiçbiri teknik değil. Demek ki üretkenlik bir makine sorunu değil, bir dürüstlük sorunu.

“Küçük dağları ben yarattım sendromu” okurken birkaç kez durup tavana baktım. Vazgeçilmez olmak bir övgü değil, bir teşhis: yerinize kimseyi yetiştirmediyseniz kurduğunuz şey bir kurum değil, ömrünüz kadar süren bir gölgedir.

Şeref Oğuz “İşletmelerde idrak gecikmesi” diye bir yazı yazdı ve beni günlerce düşündürdü. Asıl sıkıntımız kaynak yokluğu değil, anlama gecikmesi. Sahada da böyle: sinyal oradadır, kulak da oradadır; eksik olan anlama anıdır.

Prof. Dr. Arif Verimli'nin kitabının adı bile başlı başına bir iletişim dersi: sorumluluğu dinleyene değil, anlatana yüklüyor. Müşteriye bir arızayı anlatırken, çırağa bir işi öğretirken bu soruyu kendime sormayı öğrendim.

Arif Verimli, evlenecek çiftler için ehliyet gibi bir hazırlık şartı öneriyor; çünkü dışarıdan beğenmekle aynı evde yaşamak başka şeyler. İş ortaklığı da, bir firmanın sistemine girmek de böyle. Bu yüzden biz ücretsiz başlıyoruz.

Deprem sonrası kısa sürede açılan bir okul, Gebze'de tam burslu bir meslek lisesi ve şantiyelere gönderilen stajyerler. Endüstri meslek lisesi mezunu, usta öğretici bir saha adamı olarak Şarık Tara'nın kitabında bende en derin iz bırakan bölüm.

İlk yıl, teknik bilgiden çok alışkanlık inşa etme yılı. Önemli olan ne kadar bildiğin değil, bilmediğini ne kadar rahat söyleyebildiğin. Soru sormaktan korkma; bir defter tut.

Her işe 'evet' demek başta erdem gibi görünür. Oysa her 'evet', başka bir şeye verilmiş örtük bir 'hayır'dır. Hayır demek kabalık değil, netliktir.

Bana usta diyorlar; ama her sabah sahaya yeniden çırak olarak çıkıyorum. Ustalık bir varış noktası değil, öğrenmeye devam etme disiplinidir.